12 Ocak 2013 Cumartesi

O Bir Kuzeyli

Geçen kış Hamburg’la başlayan kış gezmeleri serisi, bu yıl Viyana’nın konuk sanatçılığında devam etti.    Dört günde şehrin bilinmezinde kaybolup ruhuyla tanıştım desem abartmış olurum.  Yine de bana öyle geldi ki, Viyana, mesafeli, kültürlü, görmüş geçirmiş, ve sürpriz sevmeyen bir mizaca sahip.

Viyanalılar tatlıları şekere boğmadan yapmayı biliyorlar; bu nedenle de içlerine konan envai lezzet ve aromayı duyumsamak mümkün oluyor.  Yeterince yavaş yiyebilirseniz vanilyalar, elmalar, tarçınlar kendileri olarak damağınızda dansedebiliyor.  Bendeniz, the tatlının az şekerlisini seven, ilk bu inceliğe dikkat edip zevkini çıkardım.



Noel zamanı şehir ışıklarla kaplanmış, gelin gibi süslenmişti.  Büyük caddelerdeki profesyonel turist avcısı süslerin yanında bir de şunlar var.  Bence şehrin ruhu da buralarda bir yerlede saklanıyor.





Şehir bir yerlerde bu salaş kafeyi de saklıyormuş meğer.  Adı Hawelka.  Ara Cafe diye bağırasım geldi önce!  Ama yok, burası daha başka bir yer.  Çok daha fazla yaşanmışlık, çok az gösteriş var.  Duvarlar gelişigüzel asılmış afişlerle kaplı.  Masalar ve sandalyeler kanımca en az 50 yıllık! Melange adını verdikleri ve sütü fazla kaçmış neskafeden fazlası olmayan kahvesine rağmen, burası sarıyor sarmalıyor.  Çıkasım gelmiyor.



Bu sırada dışarda, Noel için kurulan gece marketleri soğuk Aralık akşamlarını ısıtmaya çalışıyordu elbet.  İnsanlar Noel geri sayımında sosyalleşmek için sıcak şarap satılan bu alanlara doluşuyorlar.  Cafe Hawelka’da tanıştığımız kişiler bize özellikle burayı tavsiye ettiler.  Sisi’nin (Avusturya kraliçesi) bakışları altında ve tarih kokan bu mekan bence de gidilesi bir yerdi.



Klimt’in 150. yaşı nedeniyle şehir baştan aşağıya onun tablolarını giyinmiş, müzeler, dükkanlar Klimt desenli bin bir çeşit objeyle dolmuştu.  Bu da demek ki, Pazar günü heryerlerin kapalı olduğu bu Avrupa şehrinde, acil bir ihtiyacınız olsa baştan aşağı Klimt’le kaplanmak zorunda kalabilirsiniz.  Nitekim son günümüzde kızlar şemsiyelerini kaybedip de the Kiss desenli şemsiyeler almak zorunda kalınca bu olasılık karşısında yaklaşık 2 dakika boyunca soluksuz güldüm.  Zira ya ayağımı vuran ayakkabının Klimt desenli olanını almak zorunda kalsaydım, ve buna bir de mont eklenseydi?  J


Pazar günü Belvedere Sarayı müzesine gidişimize eşlik eden yağmur kuvvetli idi.  Böylesi havalarda seyyahın otelde kalma lüksü yoktur.  Yeni görülen yer, yeni tanışılan insan gibi ilginin maksimumuna layık görülür.  Dışarı çıkılıp kendisiyle yeterli vakit geçirilecek, gereken değer verilecektir.  Peki.

Daha sergiyi gezmeden evvel bir kaç gün önce Magritte’in 16 Eylül tablosuyla yolda karşılaşmış, biraz bakışmıştık.  O öyle bir çöp kutusunun yanında mağrur bana bakmaktaydı.  Hemen altında daha afilli olan Klimt de durmaktaydı.  Bense onu görmüştüm ilk.  Magritte, algılarımın kaybolduğu samanlıkta bir iğne gibi parlıyordu.  Söylediği neyse bana doğru konuşuyordu.  Bense ne söyleyecekse kulak kesilmiştim. 






Nitekim, Pazar müzede Magritte beni bir evsahibi gibi girişte karşıladı.  “Hoşgeldin, biz de seni bekliyorduk,” dercesine.  Bu kez kendimi onun gibi giyinmiş, onun gibi sözü olanların koyteyl partisine gitmiş gibi hissettim.   Gerçekten ne söylüyorsunuz?  Meğer akıl ötesinin uyandığı geceyi anlatıyormuş hepsi.  Gece, rasyonel beynin uykuya çekildiği, süptil olanın konuşmaya başladığı zaman...  Her tür karmaşa ve çelişki gündüz yanına yaklaşmaya cesaret edemezken, gecenin karanlığında usulca sokulur sana.  Barney boşuna demez gece 11’den sonra yapılan hiç bir şeyden hayır gelmez diye.  Sabırsız bir yeni yetme gibi ilk salondaki tüm tabloların önlerinden geçtim. Evet sizi dinliyorum,  bana hemen söyleyin.  Onun önüne geldiğimde yarım saat bakmış olabilirim.  Hem gündüz hem de gece.  Hem öyle hem böyle olan ruhum ikizini görmüş gibi çakılıp kaldı uzun süre önünde.  




Ruhu anlaşılmış biri sonrasında pek açlık duymaz.  Yine de Viyana’ya kadar gelip Figlmüller’de şinitzel yemeden gitmeyecektik.  Dışarda yağmurun altında beklenen 45 dakikaya garsonların hiç de dostane olmayan tavırları eklendiğinde, “galiba asla içeri giremeyeceğiz” düşüncesi sarmıştı beni.  Oysa bir daha şinitzel yiyemeyeceğimi bilseydim, bu işkenceye katlanacak mıydım? Sorun o ki, bilmiyordum.  Anın değerlendirilmesi hep retrospective yapılan bir şey olduğuna göre, çoğunlukla andan bağımsız ve alakasızdır.  Bu da onun anlatımını ondan farklı yapar.  Pamuk’un mutluluğu tarifi hemen her duyguya uygulanabilir kanımca. (“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” der Kemal).   Geri dönüp üstüne düşündüğünde sana hissettirdiği duygular anın sana verdiklerinden çok başka şeyler.  Yine de anda ve sonrasında paralel hatırladığımı sandığım bir patates salatası var ki, bu  resim onun hatırına saklanacak.  O kesin!



Ertesi gün, İstanbul güneşli bir günle karşıladı bizi.  Ayrılırken dırdırcı bir sevgili gibi esip gürleyen, yolları karla kesen, soğuktan donduran İstanbul gitmiş, tüm sevimliliğiyle uzlaşmaya çalışan bir İstanbul gelmişti sanki. 

Ben de neden bilmem ama memnundum döndüğüme.  

Hiç yorum yok: