'ni üç saat kuyrukta beklediğim Yunan konsolosluğu vize sırasında okumaya başladım. Bitirmeden de yazmak istedim bir şeyler, ki kendi düşüncem sandığım şeyler bir süre önce duyduklarımın mp3'te karıştırılmış haline benzemesin. Mozart kendi sesiyle başbaşa kalmak için orman yürüşlerini tercih edermiş, ben de aceleciliği tercih ediyorum :)
Dediğim gibi kimbilir neler deniyor ve denecek bu roman üzerine. Edebiyatçılar anlamadığımız dillerde överken, politikacılar yerebilir. Pamuk'un sevdigi kadın okurlar ise aşk hakkında cevaplar bulmak üzere değilse de kitabın kapağındaki pembeye vurulup alacaklar/aldılar kitabı muhtemelen. Bense dediğim gibi bitiren birinin ağzından herhangi bir şey duymuş veya okumuş değilim. Ve kitabı yeni okumaya başlamama rağmen bu adamda her defasında gördüğüm deha yine gülümsüyor sayfaların arasından. Sadık okurum bu gibi durumları analiz etmeyi sevdiğimi artık öğrenmiş olmalı :)
Dehayı politikadan ayrı düşünemeyiz. Bunun üzerine yazan bilim tarihçileri beni buna çoktan inandırdılar. Ha burda karşımıza nasıl çıkmış isterseniz ben size onu söyleyeyim. Aşk gibi bir konunun ilgilendirmediği insan türü yoktur kabul edersiniz. Her gün kral tv seyreden kitle de dünyaca ünlü neuroscience’çılar da ilgililer meseleyle. Hem gündelik hem de felsefik boyutları bizi şaşırtmaya devam eden aşk elbette ki pek çok romanın konusudur ama bu sefer öyle bir dikilmiş ki kim giyse üzerine oluyor. Böylesine ortak bir meseleyi alıp her bakanı ilgilendirecek şeyler söyleyebilmek edebi deha emaresi olduğu kadar politik de bir seçim gibi geliyor.
Lakin kitapta en başımı döndüren bu değil. Esas, kurguyla kalmayıp yapıtını gerçeğe dönüştürme hokkabazlığına kalkışan (ve sanırım adlarına postmodern denilen) sanatçı kitlesi içinde Pamuk’un keşfettiği illüzyon beni en çok büyüleyen. Romanı anlatan kişi bir müzede gezdiğimizi varsayıyor ve bu müze de aslında var (parçaları toplanmış en azından). David Lynch’in filmlerinde linç olan beynim Pamuk’un kitabını okurken Lynch’i anlar gibi oluyor. Kitabı okurken duyulan zevklere benim gibi edebiyatı çat pat bilen ama hissinden hoşlananların bir şeyi birazcık daha anlamlandırma keyfi ekleniyor.
Not: Yazıyı daha uzatma niyetim vardı fekat bundan sonraki günler de semesterin başladığı bu gün gibi delirmiş geçer ve yazıyı bitirmem herkesin kitabı ikinciye okumaya başladığı zamana kalır diye korktum.
22 Eylül 2008 Pazartesi
13 Ağustos 2008 Çarşamba
Madtown coffee houses
Elimdeki buyuk boy chai latte masaya oturmami takiben bir dakika icinde bitmis, beni icindeki bolca buzla basbasa birakmis. Mekan Starbucks Etiler, disari tasiyamadigim kitaplari evde calismam gerekip de saat en cok 4’u gosterdiginde kendimi attigim yer. Sicak yaz gunleri bunu yaptigim baska bir kahveci de Madison’da pek sIk takildigim Espresso Royale’di. Bu aklima gelir gelmez eski bir dostu iki senedir hic aramamis hic sormamis gibi bir mahcubiyet duygusu sardi. Madison’daki lokal kahveciler ne de olsa bana tartismasiz doktora bitirtmis en onemli aktorler.
Ey gecmise dair hatirlamalarda son zamanlarda unutkanligiyla sikca beni dehsete dusuren beynim, kahvecilerimle ilgili ne varsa dok ortaya. Affin buna bagli olabilir.
Barriques Coffee House: Tezin sonuclar ve tartismasini yazdigim yer. Gokcen sayesinde kesfim—onu da Pakistanli arkadasi goturmus (bak kizin adi aklima gelmiyor). Diger kahvecilerden farki hem sarap hem kahve satmasi ve biraz daha pahali olmasi herhalde. Hedef populasyon kesinlikle ogrenciler degil yani. Ilk katta deri koltuklu fransiz cam kenari, self-servis satis masasi, saraplarin, kahvelerin ve guney amerikadan gelme organik cukulatalarin bulundugu raflar, emaillere bakmak gerekir diye 3 adet fazla mesai sevmeyen bilgisayar, ve elinde kalin numarali sislerle orgu ormeye calisan 25-30 yaslarinda erkek cinsinden insanlar bulunur. Ikinci kat asma katidir ve koltuklu masalar burda da vardir. Ben genelde ilk kattaki genis deri koltuklu yere yonelirdim; nedeni biraz ayak uzatmak, Washington avenue’dan gecenlere daha yakindan bakmak, kahve kokusuna yakin olmak, biraz da tatlilarin bulundugu kisimda bir yudumluk cheesecake’lerle flort etmek.
Espresso Royale—State street uzerinde library mall’a yakin olani: Tartismasiz en cok vakit gecirdigim coffee shop. Yazin icerisi kuzey kutbundan daha soguk olur, bu nedenle kitap da goturuyorsam bilgisayarin zar zor sigdigi sirt cantama corap ve hirka da tikistirarak gittigim yer. Latte’si kisin, seftalili buzlu caylari yazin favorimdi. Bence bademli biskuviyi de en iyi onlar yapiyor.
Steep & Brew: State uzerinde Capitol’e dogru biraz daha acilinca solda olan ve gayleri sevdiklerini her firsatta vurgulamayi seven kahveci. Bir ara visneli turnover’lari yuzunden cok gittigim yer. Kahveleri cok ekstra degil, ama bar sandalyesi uzerinde oturup State street’den gecenlere bakmak icin ideal. Excel tablolarini da yaptigim yer.
Fair Trade Coffee House: Daha yeni olan ama populerlik kazanmada asagi kalmayan coffee shop. Fazlasiyla sade bir mekan denebilir. Yine de cam kenari berjer koltuklari cekici gelebilir. Ama wireless hep kopar. Satista ya Suriyeli adam ya da adini hatirlamadigim babyface cocuk bulunur cogunlukla. Muabbetimiz boldu ikisiyle de. Bana bazen single istedigim halde double espresso yaparak dostlugumuzu dogulu usul tescillemislikleri de vardir.
A Room of One’s Own: Feminist kitabevinin kahvecisi. Carrie Snow ozlu sozleriyle de tanistigim yer. Oturmak icin cam kenarindaki masa idealdir, ama gerilerde oturunca kitaplara ve kartpostallara yakin olunur ve goz bunlara olur olmaz takilir, Bitch gibi dergilerden haberdar olunur. Iki hafta ustuste gidilince dunya sadece bu gozle algilanilir olur, guzeldir, lakin aci da verse her gozluk gibi bu da bi sure sonra kenara konmalidir.
Ancora on King: Gitmek icin fazladan yurumeyi goze aldigim kahveci. Genelde barlarin oldugu, cumartesilerin favori sokagi King uzerinde. Haftasonu aksamlarinin aksine haftaici ogleden sonralari cok sakindir King. Ancora saat 6’da kapanarak bana Ingiltere’yi hatirlatirdi, bu nedenle yaptigim fedakarliklara ragmen kendisiyle tanisikligimiz da iliskimiz de cok suremedi malesef.
Ancora on Gorham: En hos kahve mekanlarindandi. Gorham’dan State’e capraz bakis, masalar, uzerlerindeki minicik vazolarda canli cicekler, duvardaki incik cincik tablolar, suslemeler... Ve tabi ta o zaman bile her zaman calisan wireless. Kapandiginda kalbim kirilmisti resmen.
Michelangelo’s: Gorunuse gore cok populer ama benim bir turlu kanimi kaynatamayan kahveci. Cogunlukla sosyal okasyonlar icin gittigim yer. Kahveleri icin berbat diyebilirim, o yuzden sadece muabbetle cekilen yer...
Electric Earth Coffee House: Kahvelerinden cok bilmemne berryli salata soslari ve kirmizi biberli corbasi ile basimi donduren hippie mekan. Evime en yakin olani olmasina ragmen yine de iliskiye giremedigim, sadece arada date edebildigim kahve mekani.
Ey gecmise dair hatirlamalarda son zamanlarda unutkanligiyla sikca beni dehsete dusuren beynim, kahvecilerimle ilgili ne varsa dok ortaya. Affin buna bagli olabilir.
Barriques Coffee House: Tezin sonuclar ve tartismasini yazdigim yer. Gokcen sayesinde kesfim—onu da Pakistanli arkadasi goturmus (bak kizin adi aklima gelmiyor). Diger kahvecilerden farki hem sarap hem kahve satmasi ve biraz daha pahali olmasi herhalde. Hedef populasyon kesinlikle ogrenciler degil yani. Ilk katta deri koltuklu fransiz cam kenari, self-servis satis masasi, saraplarin, kahvelerin ve guney amerikadan gelme organik cukulatalarin bulundugu raflar, emaillere bakmak gerekir diye 3 adet fazla mesai sevmeyen bilgisayar, ve elinde kalin numarali sislerle orgu ormeye calisan 25-30 yaslarinda erkek cinsinden insanlar bulunur. Ikinci kat asma katidir ve koltuklu masalar burda da vardir. Ben genelde ilk kattaki genis deri koltuklu yere yonelirdim; nedeni biraz ayak uzatmak, Washington avenue’dan gecenlere daha yakindan bakmak, kahve kokusuna yakin olmak, biraz da tatlilarin bulundugu kisimda bir yudumluk cheesecake’lerle flort etmek.
Espresso Royale—State street uzerinde library mall’a yakin olani: Tartismasiz en cok vakit gecirdigim coffee shop. Yazin icerisi kuzey kutbundan daha soguk olur, bu nedenle kitap da goturuyorsam bilgisayarin zar zor sigdigi sirt cantama corap ve hirka da tikistirarak gittigim yer. Latte’si kisin, seftalili buzlu caylari yazin favorimdi. Bence bademli biskuviyi de en iyi onlar yapiyor.
Steep & Brew: State uzerinde Capitol’e dogru biraz daha acilinca solda olan ve gayleri sevdiklerini her firsatta vurgulamayi seven kahveci. Bir ara visneli turnover’lari yuzunden cok gittigim yer. Kahveleri cok ekstra degil, ama bar sandalyesi uzerinde oturup State street’den gecenlere bakmak icin ideal. Excel tablolarini da yaptigim yer.
Fair Trade Coffee House: Daha yeni olan ama populerlik kazanmada asagi kalmayan coffee shop. Fazlasiyla sade bir mekan denebilir. Yine de cam kenari berjer koltuklari cekici gelebilir. Ama wireless hep kopar. Satista ya Suriyeli adam ya da adini hatirlamadigim babyface cocuk bulunur cogunlukla. Muabbetimiz boldu ikisiyle de. Bana bazen single istedigim halde double espresso yaparak dostlugumuzu dogulu usul tescillemislikleri de vardir.
A Room of One’s Own: Feminist kitabevinin kahvecisi. Carrie Snow ozlu sozleriyle de tanistigim yer. Oturmak icin cam kenarindaki masa idealdir, ama gerilerde oturunca kitaplara ve kartpostallara yakin olunur ve goz bunlara olur olmaz takilir, Bitch gibi dergilerden haberdar olunur. Iki hafta ustuste gidilince dunya sadece bu gozle algilanilir olur, guzeldir, lakin aci da verse her gozluk gibi bu da bi sure sonra kenara konmalidir.
Ancora on King: Gitmek icin fazladan yurumeyi goze aldigim kahveci. Genelde barlarin oldugu, cumartesilerin favori sokagi King uzerinde. Haftasonu aksamlarinin aksine haftaici ogleden sonralari cok sakindir King. Ancora saat 6’da kapanarak bana Ingiltere’yi hatirlatirdi, bu nedenle yaptigim fedakarliklara ragmen kendisiyle tanisikligimiz da iliskimiz de cok suremedi malesef.
Ancora on Gorham: En hos kahve mekanlarindandi. Gorham’dan State’e capraz bakis, masalar, uzerlerindeki minicik vazolarda canli cicekler, duvardaki incik cincik tablolar, suslemeler... Ve tabi ta o zaman bile her zaman calisan wireless. Kapandiginda kalbim kirilmisti resmen.
Michelangelo’s: Gorunuse gore cok populer ama benim bir turlu kanimi kaynatamayan kahveci. Cogunlukla sosyal okasyonlar icin gittigim yer. Kahveleri icin berbat diyebilirim, o yuzden sadece muabbetle cekilen yer...
Electric Earth Coffee House: Kahvelerinden cok bilmemne berryli salata soslari ve kirmizi biberli corbasi ile basimi donduren hippie mekan. Evime en yakin olani olmasina ragmen yine de iliskiye giremedigim, sadece arada date edebildigim kahve mekani.
11 Ağustos 2008 Pazartesi
yarasa adamdan kara şövalye
ilk blog girdim, geçen hafta iki kez izleme fırsatı bulduğum kara şövalye olsun (niye bloga başladım, aman da ne kadar heyecanlıyım, yuppi benim de blogum var kısmını atlıyorum ve söz veriyorum hiç yazmıcam :)
evet ilk konu kara şövalye olsun demistik. olsun da niye?
bir dolu neden zaten az sonra yazacaklarımdan da ayıklanabilir lakin uzun süredir 'bu filmin iyi olduğunu niye düşünüyorum' düşüncesiyle beraberim.
üstelik bu hissi pek de fanatiği olmadığım, fantastik çizgi kahramandan bozma, ve ilk filmleri beni oldukça baymış olan bu karaktere karşı duyuyorum. outline bu, buyrun ana yemek aşağıda.
her filmde aynı seyi bilmeden yapıyorum mutlaka, makale okur gibi arka plan teması arıyorum. hepsinde buluyor degilim, bazı sanat filmlerinde de kangren oldugum dogru, ama bu filmde bayaga ilginc temalar birbirine öyle şahane monte edilmis ki film, ne arıyorsanız arayın telli babadan bile buyuk bilgelikle sizi mutlu edecek bir seylerle uğurluyor sonunda. bazı kliseleri de görmezden geliyorsunuz bu yüzden. hala farkında olmadıklarım da pek çoktur ama bu temaların bazıları sunlar:
iki yüzlü Dent-soyuttan somuta: iki yüzlülük soyutluktan çıkarılıp yüzünün yarısı yanmış Dent ile karsımızda elle tutulur gözle görülür, karsında acı cektigmiz bir olguya dönüşmüş
gercekler bazen yeterince iyi degildir-simetri: kara şövalye umudu yasatmak icin Dent'in suçunu üstlenip şövalyeliğinin önüne 'kara' sıfatını alırken, uşağı rölünde Michael Cane de Rachel'in mektubunu yakıp filmin bilge kişisi yarışmasında gene ilk sıraya oturuyor. Bu kez gerçeği saklama eyleminde yarasa adam hem özne hem nesne kişisi oluyor.
sonu iyi olan bir amaç için kötülük bir araç olabilir: yarasa adamın joker'in yerini belirlemek için geliştirttiği cep telefonu dinleme sistemi. her ne kadar burda uzun süredir amerikada kıyametler koparan vatansever yasasına tepkili bir göndermeden bahsetmek istese de gönül, şunu farketmeden de edemiyor: doğru dürüst yaparsanız bu işi neden olmasın?
hapisteki iri siyah adamdan artık korkma: nitekim joker'in patlama senaryosunu içindeki iyilikle sabote eden de odur.
bir kadın karakter esas kız bile olsa esas oğlandan fazla bilmez: Lau'yu sorgulayan Rachel, Lau'nun paranın yerini söylemeyip sadece müşterilerinin adını verebileceğini söylemesi üzerine suçlamanın ne üzerinden yapılabileceğini hemen kestirememiş, bir dakika istemiştir. gerekli çabuk akıllılığı gösteren Dent olmuştur.
kadınlar cesur olana aşık olur: Rachel'in Dent ile evlenmeye karar vermesi Dent'in yarasa adam olduğunu açıklama yürekliliğini göstermesinden sonraya rastlar.
ek olarak: joker'in planlama ile, toplumdan dışlanan olmak ile (outcast), paradan çok daha ötesini arayan daha klas bir suçlu olması ile ilgili her diyaloğu da pırlanta gibi parlıyor filmde.
evet ilk konu kara şövalye olsun demistik. olsun da niye?
bir dolu neden zaten az sonra yazacaklarımdan da ayıklanabilir lakin uzun süredir 'bu filmin iyi olduğunu niye düşünüyorum' düşüncesiyle beraberim.
üstelik bu hissi pek de fanatiği olmadığım, fantastik çizgi kahramandan bozma, ve ilk filmleri beni oldukça baymış olan bu karaktere karşı duyuyorum. outline bu, buyrun ana yemek aşağıda.
her filmde aynı seyi bilmeden yapıyorum mutlaka, makale okur gibi arka plan teması arıyorum. hepsinde buluyor degilim, bazı sanat filmlerinde de kangren oldugum dogru, ama bu filmde bayaga ilginc temalar birbirine öyle şahane monte edilmis ki film, ne arıyorsanız arayın telli babadan bile buyuk bilgelikle sizi mutlu edecek bir seylerle uğurluyor sonunda. bazı kliseleri de görmezden geliyorsunuz bu yüzden. hala farkında olmadıklarım da pek çoktur ama bu temaların bazıları sunlar:
iki yüzlü Dent-soyuttan somuta: iki yüzlülük soyutluktan çıkarılıp yüzünün yarısı yanmış Dent ile karsımızda elle tutulur gözle görülür, karsında acı cektigmiz bir olguya dönüşmüş
gercekler bazen yeterince iyi degildir-simetri: kara şövalye umudu yasatmak icin Dent'in suçunu üstlenip şövalyeliğinin önüne 'kara' sıfatını alırken, uşağı rölünde Michael Cane de Rachel'in mektubunu yakıp filmin bilge kişisi yarışmasında gene ilk sıraya oturuyor. Bu kez gerçeği saklama eyleminde yarasa adam hem özne hem nesne kişisi oluyor.
sonu iyi olan bir amaç için kötülük bir araç olabilir: yarasa adamın joker'in yerini belirlemek için geliştirttiği cep telefonu dinleme sistemi. her ne kadar burda uzun süredir amerikada kıyametler koparan vatansever yasasına tepkili bir göndermeden bahsetmek istese de gönül, şunu farketmeden de edemiyor: doğru dürüst yaparsanız bu işi neden olmasın?
hapisteki iri siyah adamdan artık korkma: nitekim joker'in patlama senaryosunu içindeki iyilikle sabote eden de odur.
bir kadın karakter esas kız bile olsa esas oğlandan fazla bilmez: Lau'yu sorgulayan Rachel, Lau'nun paranın yerini söylemeyip sadece müşterilerinin adını verebileceğini söylemesi üzerine suçlamanın ne üzerinden yapılabileceğini hemen kestirememiş, bir dakika istemiştir. gerekli çabuk akıllılığı gösteren Dent olmuştur.
kadınlar cesur olana aşık olur: Rachel'in Dent ile evlenmeye karar vermesi Dent'in yarasa adam olduğunu açıklama yürekliliğini göstermesinden sonraya rastlar.
ek olarak: joker'in planlama ile, toplumdan dışlanan olmak ile (outcast), paradan çok daha ötesini arayan daha klas bir suçlu olması ile ilgili her diyaloğu da pırlanta gibi parlıyor filmde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)